Bu gün görüntüleme sayısı

PROF. DR. ZAKİR KAYA'NIN EN YENİ BAŞMAKALELERİNİ İLK SİZ OKUYUN! FİLOLOJİK, TARİHİ VE BİLİMSEL DERİNLİK İÇEREN ÖZEL ANALİZLER! ENTELEKTÜEL ALANDA ÖNCÜ ARAŞTIRMALARI VE GÜNCEL TEZLERİ KEŞFET! PROF. DR. ZAKİR KAYA'NIN KALEMİNDEN DÜŞÜNCE DÜNYASINA YÖN VEREN İÇERİKLER.

MODERN NEMRUTLARIN SARAYI VE MUSA’DAN FİRAVUNLAŞANLARA

 

Prof.Dr. Zakir Kaya.jpg
Prof. Dr. Zakir Kaya.

Zulüm Değişmez, Sadece Maskesi Değişir

İnsanlık tarihi, isimlerin değiştiği fakat rollerin çoğu zaman aynı kaldığı büyük bir sahnedir. Zaman ilerler, imparatorluklar yıkılır, sınırlar yeniden çizilir; fakat zulmün karakteri neredeyse hiç değişmez. Dün sarayların taş duvarları ardında kurulan iktidar, bugün çelik kulelerde, dijital ağlarda ve küresel güç merkezlerinde yeniden karşımıza çıkar.

Bu yüzden tarih yalnızca geçmişin hikâyesi değil, aynı zamanda bugünün aynasıdır.

Bir zamanlar Nil kıyısında kendisini ilah ilan eden bir Firavun vardı. Gücünü korkudan alan, halkları köleleştiren ve iktidarını kanla besleyen bir zorba… Babil ufkunda ise başka bir figür yükselmişti: Nemrut. Göğe meydan okuyan kuleler inşa eden, kibriyle insanı ve hakikati küçümseyen bir iktidar simgesi.

Ancak aynı tarih bize başka bir gerçeği de anlatır:
Her Firavun’un karşısında bir Musa vardır.
Her Nemrut’un karşısında bir İbrahim.

Çünkü hakikat ile zulüm arasındaki mücadele, insanlık var olduğu sürece süren kadim bir sınavdır.


Tarihin En Acı İronisi: Mazlumun Zalimleşmesi

Tarih bazen yalnızca zulmü değil, ironiyi de üretir. En acı ironi ise şudur: Bir zamanlar zulümden kaçanların, bir gün aynı zulmün mimarı hâline gelmesidir.

Bir halk düşünün…
Firavun’un baskısından kaçmış, özgürlüğü uğruna çölleri aşmış, denizin yarılmasıyla tarihin en büyük kurtuluşlarından birini yaşamış.

O kurtuluşun merkezinde ise bir peygamber vardır: Musa.
Mazlumun yanında duran, adaletin sesi olan ve zalime karşı şu sözü haykıran bir peygamber:

“Bırak halkımı gitsin.”

Bu söz yalnızca bir çağrı değildi.
Bu söz, insanlık tarihinin en güçlü özgürlük manifestolarından biriydi.

Fakat bugün dünya sahnesinde görülen manzara, insan vicdanına şu soruyu sorduruyor:

Bir zamanlar Firavun’dan kaçanların torunları, bugün başka halkları açık hava hapishanelerine mahkûm ediyorsa;
sular kesiliyor, çocuklar açlığa mahkûm ediliyor ve şehirler ateş altında bırakılıyorsa…

O zaman şu soru kaçınılmazdır:

Musa’nın mirası mı sürdürülüyor, yoksa Firavun’un yöntemi mi?

Çünkü zulüm kimden gelirse gelsin, adı değişmez.
Zulüm her çağda aynı karanlık yüzü taşır.


Nemrut’un Kuleleri ve Modern İktidarın Yeni Putları

Tarihsel Nemrut, göğe uzanan kuleler inşa ederek insan gücünü ilahlaştırmaya kalkmıştı. Bugünün dünyasında kuleler hâlâ yükseliyor.

Fakat artık bu kuleler yalnızca taş ve tuğladan yapılmıyor.
Bunlar ekonomik sistemler, küresel medya ağları, askeri ittifaklar ve teknolojik güç merkezleri olarak karşımıza çıkıyor.

Modern dünyanın Nemrutları çoğu zaman aynı dili konuşur:

“Ya benim düzenime boyun eğersiniz, ya da sizi kaosla cezalandırırım.”

Ambargolar, savaşlar, ekonomik kuşatmalar ve propaganda
Bunların hepsi, gücün kendisini mutlaklaştırma çabasının yeni araçlarıdır.

Fakat tarih bize bir hakikati defalarca göstermiştir:

İktidarın en güçlü görüldüğü anlar, çoğu zaman çöküşün en yakın olduğu anlardır.

Çünkü zulüm, kendi çelişkisini içinde taşır.


İbrahim’in Ateşi ve Vicdanın Direnişi

Nemrut’un sarayında verilen en büyük hüküm, İbrahim’i ateşe atmaktı. O ateş yalnızca bir insanı yakmak için değil, hakikati susturmak için yakılmıştı.

Fakat tarih bize başka bir sahne anlatır.

İbrahim ateşe girdiğinde yalnız değildi.
Onun yanında iman vardı.
Onun yanında hakikat vardı.

Ve o ateş, yakmak için değil, hakikati büyütmek için bir vesile oldu.

Bu yüzden insanlık tarihinde bazen bir peygamberin cesareti, bazen bir bilgenin sözü, bazen de bir karıncanın taşıdığı bir damla su bile zulmün karşısında bir direniş sembolüne dönüşür.

Hakikatin tarafında durmak çoğu zaman büyük ordular gerektirmez.
Bazen yalnızca vicdan yeterlidir.


Bu Bir Din Kavgası Değildir

Bugünün dünyasında en büyük yanılgılardan biri, zulmü kimliklerle açıklamaya çalışmaktır.

Oysa tarih bize şunu öğretir:

Bu mücadele bir din kavgası değildir.
Bu mücadele bir millet kavgası değildir.

Bu mücadele çok daha eski bir hikâyedir.

Bu;
Habil ile Kabil’in hikâyesidir.
Musa ile Firavun’un hikâyesidir.
İbrahim ile Nemrut’un hikâyesidir.

Bu yüzden şu hakikati unutmamak gerekir:

Zalimin dini olmaz.
Mazlumun kimliği sorgulanmaz.

Zulüm kimden gelirse gelsin Firavunluktur.
Mazlum kim olursa olsun İbrahim’in safındadır.


Zulmün Sonu Her Zaman Aynıdır

Tarih bize tek bir kesinlik sunar:

Hiçbir zulüm sonsuza kadar sürmemiştir.

Firavun’u boğan su,
Nemrut’u aciz bırakan sinek,
gücün en büyük görüldüğü anlarda bile adaletin kapısının açık olduğunu hatırlatır.

Bugünün modern sarayları da ebedî değildir.
Gücün putlaştırıldığı her sistem, er ya da geç kendi ağırlığı altında çöker.

Çünkü insanlık vicdanı, en uzun gecelerde bile sabahı aramaktan vazgeçmez.


Manifesto: Vicdanın Üç İlkesi

Bu çağın insanına düşen sorumluluk açıktır:

1. Zulme Karşı Tarafsızlık Yoktur
Zulüm karşısında susmak, çoğu zaman zalimin safında yer almak anlamına gelir.
2. Mazlumun Kimliği Sorgulanmaz
Mazlumun dini, dili, ırkı değil; uğradığı haksızlık önemlidir.
3. Hakikat Korkudan Büyüktür
İktidar ne kadar güçlü görünürse görünsün, hakikat karşısında kalıcı olamaz.

Son Söz: Safını Belirleyenler

Bugün insanlık bir kez daha aynı soruyla karşı karşıyadır:

Zulüm karşısında susanlardan mı olacağız,
yoksa hakikatin yanında duranlardan mı?

Tarih bize yalnızca olayları değil, aynı zamanda sorumlulukları da miras bırakır.

Bu yüzden herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:

Biz Musa’nın asasına mı talibiz,
yoksa Firavun’un arabalarına mı?

Dipnotlar

  1. Firavun–Musa kıssası, kutsal metinlerde zulme karşı özgürlük mücadelesinin en güçlü sembollerinden biri olarak anlatılır.

  2. Nemrut–İbrahim anlatısı, iktidarın kibri ile inancın direnişi arasındaki tarihsel alegoriyi temsil eder.

  3. Tarih boyunca birçok düşünür, zulmün değişen biçimlere rağmen aynı zihniyeti taşıdığını vurgulamıştır.

  4. Modern siyasal düşüncede “Firavun metaforu”, otoriter ve mutlak iktidarı temsil eden bir sembol olarak kullanılır.

Biz İbrahim’in cesaretini mi taşıyoruz,
yoksa Nemrut’un ateşini mi büyütüyoruz?

Şu unutulmamalıdır:

Eğer kalpte iman, vicdanda adalet ve dilde hakikat varsa;
hiçbir modern Firavun insanlığı sonsuza kadar esir edemez.

Ve hiçbir Nemrut’un ateşi,
hakikatin yürüyüşünü durduramaz.

Yorumlar