Bu gün görüntüleme sayısı

PROF. DR. ZAKİR KAYA'NIN EN YENİ BAŞMAKALELERİNİ İLK SİZ OKUYUN! FİLOLOJİK, TARİHİ VE BİLİMSEL DERİNLİK İÇEREN ÖZEL ANALİZLER! ENTELEKTÜEL ALANDA ÖNCÜ ARAŞTIRMALARI VE GÜNCEL TEZLERİ KEŞFET! PROF. DR. ZAKİR KAYA'NIN KALEMİNDEN DÜŞÜNCE DÜNYASINA YÖN VEREN İÇERİKLER.

Bahaneler Değişiyor, Amaç Aynı: Emperyalist Zihniyetin Anatomisi



 Prof. Dr. Zakir Kaya, Araştırmacı Gazeteci-Yazar

Ortadoğu’da yıllardır oynanan oyunun adı değişiyor, ama amacı değişmiyor. Dün “demokrasi” dediler, bugün “barış” diyorlar. Dün “özgürlük” dediler, bugün “istikrar” diyorlar. Dün “kitle imha silahları” bahanesi vardı, bugün “füze menzili” bahanesi var. Fakat bütün bu sözlerin arkasındaki gerçek değişmedi: Bölgeyi zayıflatmak, kaynakları kontrol etmek ve İsrail’i dokunulmaz hale getirmek.

ABD’nin Ortadoğu politikalarının en temel hedeflerinden biri, bölge ülkelerinin kendi iradesiyle güçlü, bağımsız ve caydırıcı hale gelmesini engellemektir. Bu yüzden yıllardır bazı yönetimler desteklenir, bazıları şeytanlaştırılır, bazıları ise doğrudan hedef haline getirilir. Buna da “demokrasi getirme” adı verilir. Oysa gerçekte yapılan şey, halkların iradesini güçlendirmek değil; Washington’un çıkarlarına uygun rejimler üretmektir.

Bu politikanın birinci amacı açıktır: Petrol, doğalgaz, enerji yolları ve yeraltı zenginlikleri üzerinde denetim kurmak. Ortadoğu, sadece inançların ya da savaşların coğrafyası değildir; aynı zamanda dünyanın en kritik enerji havzalarından biridir. Bu yüzden bölgeye yönelik müdahalelerin arkasında çoğu zaman insan hakları değil, çıkar hesapları vardır. Emperyalizm hiçbir zaman boş araziye gelmez; daima kaynağın, stratejik geçişin ve ekonomik gücün peşinden gider.

Ancak bugün meselenin en dikkat çekici ve en açık taraflarından biri, füze menzili üzerinden kurulan yeni baskı düzenidir. ABD’nin “füzelerin menzilini 1000 kilometrenin altına düşürün” demesi, masum bir güvenlik çağrısı değildir. Bunun anlamı çok nettir: İsrail’e tehdit oluşmasın, ama Müslüman ve petrol sahibi ülkeler vurulabilir durumda kalsın. Mesele tam olarak budur.

Burada konuşulan şey barış değil, hedef coğrafyanın ayarlanmasıdır. Yani kimin dokunulmaz olacağına, kimin açık hedef haline getirileceğine büyük güçler karar vermek istiyor. Füze menzili şartı denilen şey, teknik bir askeri ayrıntı değil; doğrudan jeopolitik bir vurma-vurdurma planıdır. Böylece İsrail’in güvenliği merkezde tutulurken, çevresindeki Müslüman ülkeler sürekli baskı, tehdit ve zayıflatma politikalarına açık hale getirilmektedir.

Bu ne demektir?
Şu demektir: Bölgedeki Müslüman ve enerji zengini ülkeler, gerektiğinde vurulabilir, cezalandırılabilir ve diz çöktürülebilir bir konumda kalsın isteniyor. Savunma güçleri sınırlansın, caydırıcılıkları kırılsın, birbirlerine karşı kırılgan hale gelsinler. Böylece dış müdahale kolaylaşsın, içeriden baskı artsın, dışarıdan denetim güçlensin.

İşte bu noktada emperyalizmin klasik yöntemi devreye giriyor:
Önce tehdit zemini hazırlanıyor.
Sonra korku büyütülüyor.
Ardından aynı güçler bu kez “koruyucu” rolüyle sahneye çıkıyor.

Ve sonra ne oluyor?
Silah satılıyor.
Hava savunma sistemleri satılıyor.
Radar sistemleri satılıyor.
Askeri teknoloji satılıyor.
İstihbarat iş birlikleri dayatılıyor.
Güvenlik anlaşmaları imzalatılıyor.

Yani açık gerçek şudur:
Önce korkuyu üretiyorlar, sonra o korkunun ticaretini yapıyorlar.
Hem yıkımın mimarı oluyorlar, hem de “koruma”nın satıcısı kesiliyorlar. Bunun faturası ise her zaman bölge halklarına çıkıyor. Çocuklara, annelere, gençlere, yoksullara, yerinden edilen insanlara… Yani savaşın düğmesine basanlar başka yerde, bedelini ödeyenler başka yerde oluyor.

Bu düzen yalnızca askeri bir tahakküm değildir; aynı zamanda ekonomik sömürü düzenidir. Çünkü sürekli tehdit altında tutulan bir ülke, sürekli silaha para ayırmak zorunda kalır. Sürekli dış destek arar. Sürekli güvenlik satın alır. Böylece bağımsızlık zayıflar, ekonomi kırılır, siyaset dış etkiye açık hale gelir. Kısacası bu düzenin hedefi sadece toprağı değil; iradeyi de teslim almaktır.

Bütün bu denklemde merkezde duran asıl konu ise gizlenmeye çalışılsa da açıktır: İsrail’in mutlak güvenliği. Bugün bölgede hangi kriz başlığı açılırsa açılsın, hangi diplomatik açıklama yapılırsa yapılsın, hangi baskı mekanizması devreye sokulursa sokulsun; perde arkasındaki temel hassasiyet aynıdır: İsrail’in üstünlüğü sarsılmasın.


İşte çifte standart da tam burada başlıyor.
İsrail’in elinde her türlü bomba olabilir.
Her türlü başlık olabilir.
Her türlü yıkıcı kapasite olabilir.
Ama ona karşı oluşabilecek en küçük tehdit bile dünya gündemine “tehlike” olarak sunulur.
Bu adalet değildir.
Bu hukuk değildir.
Bu barış hiç değildir.

Bu açıkça şunu göstermektedir:
Sorun silahın varlığı değil; silahın kimin elinde olduğudur.
Sorun güvenlik değil; güvenliğin kime hak, kime yasak sayıldığıdır.

ABD’nin Ortadoğu’ya dönük bütün bu politikaları, bir barış projesi değil; kontrollü kaos projesidir. Çünkü kaos, emperyalizm için çoğu zaman sorundan çok fırsattır. İstikrarsızlaştırılmış ülkeler daha kolay yönlendirilir. Korkutulmuş halklar daha kolay susturulur. Borçlandırılmış devletler daha kolay bağımlı hale getirilir. Ve parçalanmış coğrafyalar daha kolay yönetilir.

Bu yüzden bugün Ortadoğu’da yaşananlara yalnızca “güvenlik politikası” diye bakmak büyük bir yanılgıdır. Burada çok daha büyük bir hesap vardır. O hesap; enerjiye, coğrafyaya, siyasi iradeye ve geleceğe hükmetme hesabıdır. Bahaneler ise sadece bu hesabın vitrinidir.

Artık bu gerçeği açık konuşmak gerekiyor:
Füze menzili tartışmaları, barış için değil; İsrail’i koruyup Müslüman, petrol sahibi ülkeleri baskı altında tutmak için kullanılmaktadır.
Rejim değiştirme söylemleri, halkların özgürlüğü için değil; kaynaklara ve iktidarlara el koymak için devreye sokulmaktadır.
Silah ve güvenlik pazarı ise, korku üreterek büyütülmektedir.

Yani sonuç nettir:
Bahaneler değişiyor, amaç değişmiyor.

Ortadoğu’ya dayatılan bu düzenin adı ne barıştır, ne demokrasi, ne de özgürlüktür. Bunun adı açıkça emperyalizmdir.
Ve emperyalizm, hiçbir zaman halkların huzurunu istemez.
O yalnızca itaat, bağımlılık ve sömürü ister.

Bölgenin ihtiyacı yeni efendiler değil, gerçek adalettir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde barış sadece bir slogandır.
Özgürlük ise sadece duvarlara yazılmış bir yalandır.

Uyanışın Anahtarı Adalettir

"Görünen o ki; Ortadoğu’nun semalarında uçan sadece jetler veya füzeler değil, aynı zamanda kirli bir stratejinin kanlı kanatlarıdır. Şunu unutmamak gerekir: Bir coğrafyanın güvenliği, bir başkasının savunmasızlığı üzerine inşa edilemez. Eğer güvenlik sadece belli bir gücün tekelindeyse, o sistemin adı barış değil, tahakkümdür. Müslüman coğrafyası ve enerji zengini toplumlar, kendilerine dayatılan bu 'kontrollü kaos' sarmalından ancak kendi öz iradelerine sahip çıkarak ve adaleti slogandan öte bir yaşam biçimi haline getirerek çıkabilirler. Çünkü emperyalizmin en büyük korkusu, sömürdüğü halkların uyanışı ve kendi ayakları üzerinde duran sarsılmaz bir birlikteliğidir. Hakiki huzur, dışarıdan ithal edilen silahlarla değil, içeriden yeşeren adalet ve onurlu bir duruşla gelecektir."


Dipnot: Buradaki asıl amaç rejim değiştirmek değil; bölgeyi diz çöktürerek İsrail merkezli bir tahakküm düzeni kurmak, Ortadoğu’yu İsrail’in güvenlik ve çıkar hattına mahkûm etmek ve İsrail’i ABD adına çalışan bir terör taşeronu gibi kullanmaktır.



Yorumlar