Zakir Kaya
Araştırmacı Gazeteci, Yazar
İnsan, dünyaya usta olarak değil; çırak olarak gelir. Hayat ise ona yalnızca bir meslek değil; sabrı, iradeyi, karakteri ve vicdanı da öğretir. Bu yüzden ömür dediğimiz yolculuk, insanın kendi benliğini inşa ettiği uzun bir çıraklık sürecidir.
Hangi mesleği seçerse seçsin, hangi hedefin peşinden giderse gitsin, herkes aynı hakikatin içinden geçer. Bir berber önce yerleri süpürür, bir marangoz önce talaşın tozunu yutar, bir gazeteci mesleğin en ağır yüklerini omuzlar. Bir politikacı en alt kademeden başlayıp basamakları tek tek çıkar. Bir aktör, sahne ışıklarının merkezine ulaşmadan önce figüran olarak bekler, küçük roller üstlenir ve görünmeden pişer. Bir bilim insanı ise insanlığın kaderini değiştirecek hakikate ulaşmadan önce sayısız yanılgıdan, başarısızlıktan ve hayal kırıklığından geçer.
Hiç kimse zirveye asansörle çıkmaz. Her başarı; görünmeyen emeklerin, sessiz fedakârlıkların ve sabırla ödenmiş bedellerin üzerine inşa edilir.
Ancak insanın asıl imtihanı, zirveye ulaştığında başlar.
Çünkü o andan itibaren mesele artık meslek değil; şahsiyettir.
İnsan, büyük bir yol ayrımının tam ortasında kalır. Ya sahip olduğu makamın, çevrenin ve konforun gölgesine sığınarak başkalarının doğrularıyla yaşamaya devam edecektir ya da kendi vicdanını merkeze alıp özgür iradesiyle kendi yolunu çizecektir.
Gerçek ustalık, tam da burada başlar.
Toplumun Üç Aşamalı Sınavı
Toplum, değişen insanı kolay kabul etmez. Çünkü alışkanlıklar çoğu zaman hakikatten daha güçlü bağlar kurar. Kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan, bağımsız düşünmeyi seçen ve doğrularını korkmadan dile getiren insan, önce sessizlikle karşılanır.
Önce görmezden gelinir.
Sonra eleştirilir.
Ardından engellenmeye çalışılır.
Fakat bütün bunlara rağmen geri adım atmayan insanlar vardır. İşte toplum, en sonunda istemese de onlara saygı duymayı öğrenir.
Çünkü karakter, alkışlarla değil; ödenen bedellerle inşa edilir.
Hayatın değişmeyen kanunlarından biri de budur.
Beyaz Gülün Bile Gölgesi Siyahtır
İnsanlar çoğu zaman bugünü değil, geçmişi konuşmayı tercih ederler. Oysa geçmiş, hüküm vermek için değil; ders almak için vardır.
İşte tam burada unutulmaması gereken büyük hakikat karşımıza çıkar:
Hiçbir insan kusursuz değildir. Rüzgâr değmemiş bir ağaç olmadığı gibi, hata yapmamış bir insan da yoktur. Şartların baskısıyla, tecrübesizliğin etkisiyle ya da hayatın zorunlulukları içinde yapılan yanlışları ömür boyu bir insanın alnına yazmak; onun bugün verdiği onurlu mücadeleyi görmezden gelmektir.
Asalet, insanların geçmişindeki kusurları saymakta değil; değişme cesaretini görebilmektedir.
Çünkü kendi yanlışlarıyla yüzleşebilen insan, hakikatin kapısını aralamış demektir. Öz eleştiri yapabilen bir vicdan, değişimin en güçlü işaretidir. Kendini sorgulayabilen insan, başkalarını suçlamadan önce kendi muhasebesini yapar. Gerçek olgunluk da işte burada başlar.
Toplumların yükselişi, kusursuz insan aramakla değil; hatalarından ders çıkaran insanlara değer vermekle mümkündür. Affetmek, unutmak değildir; insanın değişebilme iradesine saygı duymaktır. Çünkü medeniyetler intikam duygusuyla değil; adalet, vicdan ve merhamet duygusuyla ayakta kalırlar.
Unutmayalım ki insanı büyüten, hiç düşmemesi değildir; düştüğü yerden hangi ahlakla ayağa kalktığıdır.
Geçmiş, insanın zinciri değil; doğru okunduğunda en büyük öğretmenidir.
Ve sonunda geriye tek bir ölçü kalır:
İnsan, başkalarının gölgesinde yaşadığı kadar değil; kendi vicdanıyla yaşayabildiği kadar özgürdür.
Hiçbir insan kusursuz değildir. Asıl değer, gölgesiz olmakta değil; gölgesine rağmen hakikatin yanında durabilmektedir.
Bir mum, başka bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. İnsan da bilgisini, tecrübesini ve sevgisini paylaştıkça küçülmez; aksine gerçek büyüklüğe ulaşır.
Kendi geçmişiyle yüzleşen, hatalarından ders çıkaran, vicdanını hiçbir güce ve hiçbir menfaate teslim etmeyen bütün cesur yüreklere selam olsun.

Yorumlar
Yorum Gönder